27 Şubat 2014 Perşembe

FIFA Dünya Kupası / FIFA World Cup


Bugün Ben Bir Güzel Gördüm!

Coca-Cola sponsorluğunda FIFA Dünya Kupası, 27 Şubat 2014'te İstanbul'a geldi ve ben de dünya gözüyle şu kupayı bir göreyim dedim. Malum, ülkemiz bu kupayı sittin senede (altmış sene) kazanamaz, daha sonra kazansa da görmeye ömrüm yetmez. Madem, ülkemize kadar gelmiş kupa gidip görmekte fayda var dedim koştum gittim Cevahir'e.



Coca-Cola Cevahir'in önüne güzel bir alan yapmış, Brezilya 2014'ün resmi topu olan Brazuca'nın dev bir maketi de var. Kapalı bir alanda FIFA Dünya Kupası tarihi ile ilgili 8-9 dakikalık hologram gösterisini ücretsiz izliyorsunuz, daha sonra da kupayı görebileceğiniz diğer alana geçiyorsunuz.



Coca-Cola ekibi kupa ile birlikte fotoğrafınızı çekiyor ve siz dışarı çıktığınızda fotoğrafınızı ücretsiz olarak basıp bir şişe Coca-Cola ile birlikte hediye ediyor.

Açıkçası hologram filmi izlerken Türkiye'nin bu turnuvaya katılamamasından dolayı büyük üzüntü duydum. 2002'den sonra kaçırdığımız üçüncü FIFA Dünya Kupası Turnuvası. 
Türkiyeli futbolseverler yine kendilerine bir takım seçip, turnuvayı evlerinde buruk şekilde izleyecekler...(Her turnuvada olduğu gibi bu turnuvada da takımım Hollanda!)






Kupa ile ben de bir fotoğraf çektirdim, Maradona'nın, Pele'nin, Ronaldo (Fenomeno)'nun ellerinde yükselen kupaya bu kadar yakın olmak heyecan verici!


Bu arada kupa som altından yapılmış yaklaşık 6 kg ağırlığında. Kupayı kazanan ülke kupanın sahibi olmuyor, 4 yıl boyunca kupanın orijinaline sahiplik ediyor ve 4 yılın sonunda FIFA kupayı geri alıyor ve 4 yıllık yeni sahibine veriyor.
Ayrıca kupayı kazanan her ülkeye kupanın benzeri olan altın kaplama bir kupa ebedi olarak veriliyor.


Not: Fotoğraflar pek kaliteli olmadı, yoğunluktan dolayı rahatlıkla fotoğraf çekemedim idare edin.

26 Şubat 2014 Çarşamba

Umut Sarıkaya Külliyatı


Anti-Entelektüel Manifesto!




Girişi bu samimi manifesto ile yapmak istedim. Edebiyat denilince akıllara gelen kasıntılıktan hepimizin bıktığını düşünüyorum. Açıkçası Elif Şafak’ın baygın yüzünü görmek beni deli ediyor. Orhan Pamuk ve Yekta Kopan’ın duyarlı burjuva pozlarına da uyuz oluyorum.

Diğer tarafta, Menteş-Tufan-Cündioğlu vs. tayfasının son on yılda güçlenen muhafazakar cenahı arkasına alıp kazandığı popülerlikten de baygınlık geldi.

Entelektüelleşmeye çalıştıkça lümpenleşiyoruz. Çünkü çoğumuz sokakta büyüdük. Maçtan sonra paraları birleştirip BİM’den tombul şişeli 1 litrelik Le’Cola almadık mı? Şimdilerde bolca alay ettiğimiz BİM’in envayi çeşit ürününü yedik. Çocukluğunda Le’Cola içen adamdan monşer olmaz, olsa olsa lümpen olur.

Konuyu daha fazla dağıtmadan Umut Sarıkaya’ya dönmek istiyorum. Umut Sarıkaya külliyatını tamamen okumuş hatta birkaç kez okumuş biri olarak Umut Sarıkaya kitaplarından övgü ile bahsedeceğim.


Bir Klişenin Gerçek Yüzü: “Sokağın Edebiyatı”


Birçok yazara “Sokağın edebiyatını yapan adam” ünvanını veren eleştirmenlerin Umut Sarıkaya’yı okumadığını düşünüyorum. Sokağın edebiyatı dediğiniz şey mahalle bakkalından, mahalle kültüründen bahsetmekse o devir çoktan kapandı sevgili eleştirmen abimlerim/ablalarım. Sokak dediğimiz yer Ekmek Teknesi’nde izlediğiniz mahalle romantikliği değil, onun ötesinde gerçekliği olan bir dünya. Umut Sarıkaya da sokağın bize gerçekçi dünyasını anlatıyor. Aslında sokakla sınırlandırmak haksızlık olur çünkü gerçek hayata dair birçok konuyu işliyor Sarıkaya.

Mesela; üniversiteyi bitirdikten sonra işsiz kalınca yurt dışına çıkmayı çare olarak görenlerin trajedisini samimiyetle anlatıyor Umut Sarıkaya. Dünyadan Kaçma Planları isimli hikayeden kısa bir alıntı yapacağım:

“Üniversite bittikten sonra kısa süre işsiz kalınca hemen "yurt dışına gideceğim" demiştim. İnsanlarla ne yapacağımı konuşurken tek şey çıkıyordu ağzımdan ; "yakında ben zaten yurtdışına gideceğim". Yurt dışı, yurt dışı diyip duruyordum ama yurt dışının tam olarak neresi olduğu ve oraya nasıl gideceğim hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Amerika mı, İngiltere mi, Norveç mi, Fransa mı neresiydi gitmek istediğim yer? En ufak bir fikrim yoktu. Yurtdışı olsun yeterdi, her yer olabilirdi. Üniversiteyi bitirmiştim, işsizdim, doğduğumdan beri kız arkadaşım olmamıştı, ne beklentim ne de bir amacım vardı, beni buraya bağlayan hiç kimse, hiçbir şey yoktu. Sanki yeni bir söz bulmuşlar da bunu kendilerinden başka kimse bilmiyormuş gibi "nereye gidersen git, oraya da kendini götürürsün" diyenlere inat kendimi yurtdışına götürmeye kesin kararlıydım. Yurt içinde olmamıştım ben. Tut kolumdan götür beni Yozgat'a, Maraş'a, Gümüşhane'ye tırt olduğum iki haftaya kalmaz fark edilirdi, kendimi gizleyebileceğim bir yerlere gitmeliydim. Beceriksizliğimin sorumluluğunu kültür farkına yorabileceğim bir yerler olmalıydı. Hem sıla hasreti de beni birkaç yıl oyalardı. "what's the prablım honey" diye yanıma sokulan yabancı sevgilimi elimle itip "geldiğim yerdeki insanları özledim tatlım. Şehirlerinizde alt yapı sorunu yok... Eyvallah! Biri hastalansa onu hemen helikopterle hastaneye yolluyorsunuz... Bravo! Sarışınlık sizde, rak müzik sizde, milkşeyk sizde... Korkmayın bunların hiçbirinde gözümüz yok! Ama bişeyi unutmuşsunuz be cincır! İnsan değilsiniz insan! Geldiğim yerdekiler hepinizden daha insandı. İnsan insana bakardı" diyerek ilişki yürütemememin, geçimsizliğimin faturasını yurt dışı insanına çıkarmam gözlerimin önüne geliyordu. Kendine acımanın, kendine üzülmenin en legal olduğu yer yurt dışı. Yani tam bana göre bir yerdi. Yurt Dışı'na kesin gitmeliydim…

Umut Sarıkaya’nın üslubunu tanımanız açısından küçük bir alıntı yaptım, hikayenin devamı epey heyecanlı ve gülünç (Merak edenler kitapları edinsin lütfen).

Hikayelerdeki argo ve küfürler beni hiç rahatsız etmiyor, edepsiz olduğumdan değil gerçek dünyada yaşadığımdan dolayı rahatsız olmuyorum. Edebi eserlerde olaya ve gerçekliğe katkısı olacaksa, küfüre karşı değilim.


Hikaye Mi, Karikatür Mü?




Umut Sarıkaya’yı daha çok karikatürleri ile tanıyoruz, sosyal medyada her an karşımıza çıkıyor karikatürleri ancak ben hikaye yazarlığını daha güçlü buluyorum. Karikatüre göre hikaye daha geniş bir anlatım imkanı sunduğu için hikaye alanında daha başarılı olduğunu düşünüyorum.

Karikatürlerini okurken çok az kahkaha atmışımdır ama hikayelerini okurken otobüste kahkaha attığımı hatırlarım. Sözlükçülerin “gülerken sandalyeden düştüm” diyerek abarttıkları fiyasko mizah gibi değil bu, hakikaten otobüste kendimi tutamadım ve kahkaha attım.

Hikaye türünü seviyorsanız ve biraz eğlenmek istiyorsanız Umut Sarıkaya’nın “Benim De Söyleyeceklerim Var (Bir) (İki) (Üç)” kitaplarını gönül rahatlığı ile öneriyorum, alınız kana kana okuyunuz.

Umut Sarıkaya Kitapları:

Hikaye;
- Benim De Söyleyeceklerim Var (Bir)
- Benim De Söyleyeceklerim Var (İki)
- Benim De Söyleyeceklerim Var (Üç)

Karikatür;
- İşimdeyim Gücümdeyim
- İşimdeyim Gücümdeyim 2

Not: Birkaç karikatür paylaşayım da yazı renklensin.


 


19 Şubat 2014 Çarşamba

Futbol Temalı Kültür Blog'u

Merhaba.

Uzunca zamandır futbol ve edebiyat hakkında kimsenin umursamayacağı görüşlerimi (ironi yok, futbolu çok severim ancak üzerine söyleyeceğim şeyler tamamen bilim ve teknik dışı amatörce şeyler olacaktır, edebiyat hakkında söyleyeceklerim ise naçizane türkolog olarak biraz daha ciddiye alınacak şeyler olabilir) yazmak istiyordum ve tembellikten bir türlü harekete geçemiyordum. Uzunca zaman dedim ama hakikaten uzunca zaman, bu blogu açalı yaklaşık 3 yıl oldu ancak bir kelime dahi yazma fırsatı bulamadım. Malum, Twitter falan girdi hayatımıza, 140 karakterle okunmak ve insanlara ulaşabilmek daha kolay.

Futbolu ve edebiyatı daha önce aynı alanda birleştirmeye çalışan oldu mu bilmiyorum ancak benim planım, ikisini ayrı ayrı ele almak.
Futbol ile ilgili paylaşımlarımda güncel futbol meseleleri hakkında yazmayı düşünüyorum. Edebi yazılarda ise okuduğum kitaplar hakkında görüşlerimi bildirmeyi düşünüyorum. Kitap incelemesi olarak da düşünebilirsiniz.

Çerçeve belli, ilgilenenleri keyifle ağırlamaya çalışacağım.

Haydi bakalım,

Kızıldeniz'i Yardırtan'ın adıyla!